Şeyh Edebali'nin tabiriyle 'İnsanlar vardır, şafak vakti doğar, gün batarken ölürler' bu tip insanların kimse farkında bile olmaz, onlar toplumda hep silik bir şekilde yaşar ve gün batarken ölür giderler… Bu insanlar Necip Fazıl'ın deyimiyle, 'Yemek masası ile tuvalet arasında tahliye kanalı görevi yaparlar.' Başka da bir işe yaramazlar, zaten hayatta da başka bir gayeleri yoktur.

Bir de ideal sahibi insanlar vardır… İdealist insanlar kendilerini mensubu oldukları millete ve ideallerine adamışlardır. İdeallerinin yüceliğidir onları hayata bağlayan en önemli değer… İdealist insanlar varlığı insanlık için son derece önemlidir. İdealist insanlar maddeye değil, manaya önem verir ve ideallerini gerçekleştirmek için yeri geldiğinde liderlerine, 'Vur de vuralım, öl de ölelim'diyerek kendi nefislerini hiçe saydıklarını açıkça gösterirler.

Yaşıtları, emsalleri babalarının kartvizitlerini kullanarak; gemicikler alma, mısır ithalatı yapma, şirketler - holdingler kurma, pırlanta mağazaları açma, hastane zincirlerine ortak olma yarışı ve telaşı içindeyken, ideal sahibi gençler; anayasamızın ilk üç maddesinin değiştirilmesi gündeme gelince, yani vatanın bölünmez bütünlüğü tehlikeye girince hiç kimseden korkmadan çekinmeden'vurmak için de ölmek için de sadece bir emrin yeteceğini' ifade edebiliyorlar.

Bağlı oldukları liderin bir emriyle, gözlerini dahi kırpmadan kendi istikballerinden vazgeçerek ölmek veya öldürmek için yiğitçe meydana çıkabilecek bir gençlik ordusu var.

-Sayıları milyonlarla ifade edilen bu gençler kimdir?

-Onlar, Ülkücülerdir!

-Ülkücü gençler nasıl ortaya çıktı, kim yetiştirdi?

-Ömrünü Türk milletinin Turan ülküsüne adayan 'Cennet Mekan Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ' tarafından son derece sıkı bir eğitim ile yetiştirildiler.

Başbuğ Türkeş; bir siyasi parti genel başkanı olduğu halde, her fırsatta,'Sandıktan bize tek bir oy dahi çıkmasa, İslamdan, insaniyetçilikten, Türkçülükten asla vazgeçmeyiz… Biz politikacı değil yüce bir davanın takipçisiyiz' derdi.

Çünkü Başbuğ Türkeş; 'Ben sizlere kolay bir başarı, vaat ediyorum. Kısa zamanda bir iktidar umanlar bizimle yola çıkmasınlar. Yolumuz uzun ve çetindir. Bu yolda karşınıza menfaat teklifleri, tehditler ve daha bir yığın engel çıkacaktır. Bu çetin yolda dayanabilecekler, bizimle gelsinler. Cesur olanlar, kuvvetli olanlar, gerçekten inananlar kafilemize katılsınlar.' diyerek fiilen iktidar olmak kadar, fikren iktidar olmanın da önemli olduğunu bilen bir liderdi… Ve fikren iktidar olmak için de sağlam bir kadro yetiştirmek gerektiğini biliyordu. Bildiği gibi de yaptı, sağlam bir kadro yetiştirdi. Başbuğun yetiştirdiği ülkücü kadrolar yeni kadroların yetişmesine vesile oldular, bu zincir ihtilallere, baskı, zulüm ve işkencelere rağmen bu eğitimler sürekli devam etti ve sonunda her meslek grubundan, her yaş grubundan, toplumun çeşitli sosyal kesimlerinden kadın, erkek, genç, yaşlı, zengin, fakir, tahsilli, tahsilsiz milyonlarca ülkücü yetişti.

Başbuğ Türkeş; neden Türk milletinin ülkücü olarak yetişmesini arzuladığını 'Ben Türk milletini, sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvet ve hile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlaktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir iktisadi yapıya çağırmıyorum. Türklük şuur ve gururuna, İslam ahlak ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, ALLAH YOLU'na çağırıyorum. Modern medeniyetin en ön safına geçmek üzere sıçramaya çağırıyorum.' sözleriyle ifade ederken, gençlik akın akın Ocaklara koşuyordu. Yıllardan beri, eksik kalan manevi yönlerini tamamlamak ve 'Ocak Ateşi'nde pişerek hamlıklarını atmak üzere Ocaklara gelen gençlere Türkiye'nin içinde bulunduğu güç durumdan kurtuluş reçetesi olarak dokuz ışık sunuluyordu; Türk töresinin İslam ahlakı ile şekillendirildiği kalkınma modeli olan dokuz ışık, Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, İlimcilik, Köycülük, Toplumculuk, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Gelişmecilik ve Halkçılık, Endüstri ve Teknikçilik maddeleri ile tamamlanıyordu.

Başbuğ Türkeş; yetiştirdiği gençleri adeta savaşa hazırlıyor ve onları nasıl bir savaşın beklediğini de net bir şekilde ilan ediyordu, 'Gençliğimizi büyük bir savaş beklemektedir. Bozgunculuğa, tembelliğe, ahlaksızlığa, cehalete, yalancılığa karşı büyük bir savaş!'

Başbuğ Türkeş'in eğitimlerine katılan herkes ülkücü olabildi mi?

Tabi ki hayır!

Bu eğitimlere yazıldığı halde devamsızlıktan sınıfta kalanlar, derslerine yeterince çalışmadığı için okuldan atılanlar da oldu. Sonra bu tip insanlar'ülkücü' ibaresini isimlerinin başına ekleyip kendilerine bir kimlik ve kişilik edinerek önce bir 'bal' yeme sevdasına tutuldular, ağızlarından burunlarından gelinceye kadar bal yedikten sonra bu balı hazmedebilmek için spor yapmaya karar verdiler ve biniciliğe heves ettiklerinden 'kır at' binerek kupa, madalya vb. ödülleri, mükafatları topladılar. Daha sonra da; vicdanları sızladığından olsa gerek'Ak'lanmak düşüncesiyle sokak lambasının yada ampulünün altında oturmaya başladılar. Yani özürleri kabahatlerinden büyüktü. Halbuki, Başbuğ Türkeş yolun başındayken onları, 'Türk Milletine Bizans'dan geçme bir Hastalık vardır. Gevşeklik, laubalilik, dedikodu, fitne, fesat, terbiyesizlik, birbirini beğenmemek, sır saklayamamak, rastgele laf söylemek… Bu hastalık sizde de var. Bu hastalığı tedavi etmeniz lazımdır. Bu hastalığı tedavi etmezseniz, kendinize yol seçiniz. Milliyetçi Hareket'te bir saniye daha fazla kalmayınız. Benimle dava arkadaşlığı edecekseniz, her şeyden önce vasıflı Türk olmaya mecbursunuz. Türk Milletini batıran, Bizans'ı batıran, Osmanlı İmparatorluğunu batıran hastalık budur.' diyerek uyarmıştı. Ama onlar, yani ülkücülükten geçinenler, ülkücüyüm diye geçinenler ve ben de eskiden ülkücüydüm diyenler kendi şahsi menfaatlerini davalarının önünde tutarak hem Büyük Türk milletine hem de Başbuğ Türkeş'e ihanet etmişlerdi. Şükürler olsun ki, ihanet içinde olanların oranı çok düşüktü. Bundan sonra da o sayının artmaması için elimizden geleni yapmaya kararlıyız.

Sonuç olarak O'nu seven, sevmeyen herkesin üzerinde ittifak ettiği bir gerçek var ki, 'Başbuğ Türkeş, Türkiye'de yeni bir nesil yetiştiren adamdır.'

Yavru vatan Kıbrıs'tan başlayan hayat hikayesi ile adı önce Türkiye, ardından Turan eller, İslam alemi ve bütün dünyada dalga dalga yayılan büyük dava adamı Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'in ebediyete intikalinin 16. Yıldönümü gelmiş bulunmaktadır. Bu sebeple, her yıl olduğu gibi yine, 4 Nisan 2013 Perşembe Yatsı Namazına müteakip Şanlıurfa Merkez Sarayönündeki Yusufpaşa Camiinde okutulacak olan Hatmi Şerif ve Mevlüt dolayısıyla evlatları O'nu yad edeceklerdir.

Ülkücülüğü tarif ederken, 'Gerçek ülkücülük, Türklük gurur ve şuuru ile İslam ahlak ve faziletini kendine yol edinmektir.' şeklinde buyuran Türk Dünyasının Başbuğu Cennet Mekan Alparslan TÜRKEŞ'e Cenab-ı Allah'dan rahmet diliyor, mübarek ruhuna Fatihalar ve Yasinler gönderiyorum.